"Kesici, Başbakan ve ekonomi kurmaylarının açıklamalarını dinlediğinde, “Vay, yandık” yorumunu yaptığını söyledi.
Ekonomi yönetimi ve Türkiye’nin sahibinin bulunmadığını ileri süren Kesici, “Bunların dünyada olup bitenden beş kuruşluk haberleri yok. Bu zihniyet Türkiye’yi batırır” dedi.
Kesici’ye göre, yerel seçimler 2009’un temmuz yada ağustos aylarında yapılsaydı, Ak Parti, Türkiye’deki bütün belediye başkanlıklarını kaybederdi.
CHP’nin ekonomi kurmaylarından İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, dünyada yaşanan ekonomik kriz ve Türkiye’yi bekleyen tehlikelerle ilgili olarak oldukça karamsar bir tablo çizdi. Kesici, “Türkiye henüz krizin etkisine girmedi. Dünyadaki bu hal önümüzdeki dönemde Türkiye’yi olağanüstü etkileyecek. Öldürücü darbe de 2009 ortalarında gelecek” dedi.
Türkiye’nin yönetiminin ve ekonomisinin “sahipsiz olduğunu” iddia eden Kesici, Başbakan ve ekonomi kurmaylarının değerlendirmelerini dinledikten sonra “Vay, yandık” yorumunu yaptığını belirterek, “Bunların dünyada olup bitenden beş kuruşluk haberleri yok. Bu zihniyet Türkiye’yi batırır” değerlendirmesini yaptı.
İlhan Kesici, son ekonomik gelişmelerle ilgili olarak kendisine yönettiğimiz sorulara şu cevapları verdi:
Soru: Siz ekonomi konusunda söz sahibi isimlerden birisiniz. Başbakan Erdoğan, Türkiye’deki krizin “psikolojik” olduğunu söylüyor. Siz buna ne diyorsunuz? Sizin kriz değerlendirmeniz nedir?
Kesici: Devlet adamları hakkında belli bir nezaketle konuşmak lazımdır. Türk Devlet geleneği öyledir. Ben çok yüksek özen göstermeye çalışıyorum; böyle olması lazım geldiğine. Ancak, Sayın Erdoğan’ın özelikle bu yılın başından itibaren, -ki O’na göre kriz değildir- Türkiye’deki ekonomik halle ilgili yaklaşımlarından şunu çıkarıyorum: BM’ye kayıtlı 205 tane ülke var. Bunların bazıları on bin, yirmi bin nüfuslu ada devletlerdir. Oradan 1,5 milyar nüfuslu Çin’e kadar bir spekturumdur. Bizim Başbakan’ı çıkarırsanız, geriye 204 başbakan kalır. Tek bir tanesi bile Sayın Başbakan’ın hafife aldığı ölçüde, bu ekonomik hali hafife alıyor değildir. Tek bir tanesi bile kendi ülkeleri ve dünyadaki hale “Bu psikolojiktir” demedi. Tek bir tanesi bile “Zuladaki paralarınızı çıkarın kardeşim” demedi. Tek bir tanesi bile IMF veya uluslar arası ekonomik organizasyonlarla ilgili bir şey söyleyeceği zaman “Ümüğümü sıktırmam, sıkarım” tartışması içinde olmadı. Tek bir tanesi bile “Evet dünyada böyle bir hal olabilir, ama bize hiçbir şey olmayacaktır, teğet geçecektir” demedi. Bu sadece Sayın Erdoğan’a mahsus bir şey. Ben çok yanlış buluyorum. Zaten, Türkiye’yi bekleyen en büyük tehlikenin bu yaklaşım olduğuna inanıyorum. Şimdi biz bunu dünya ve Türkiye diye bölelim. Dünyada böyle bir hal vardır; bu 1929’dan bu yana en büyük ekonomik hadise olarak kabul ediliyor. En net ifade, 22 Ocak’ta George Soros’un, Financial Times Gazetesi’nde yazdığı bir makale var. 23 Ocak’ta da New York Times’ta eski Nobel ekonomi ödüllü prof. Josef Stiglits‘in bir makalesi var. Şimdi bu ikisi, taban tabana zıt iki ekonomik anlayışın temsilcisi. Stiglits, 1997 Rusya Krizi’nin ABD’deki baş temsilcisidir. Ekonomik anlayışı, benim ekonomik anlayışıma çok uygundur. George Soros da başka bir vadidir. Ultra Liberal görüşün temsilcisidir. Bunlar, bu senenin ocak ayının ortasında birer gün arayla yazdılar ki, bu kriz son 60 yılın, İkinci Dünya Savaşı sonrasının en ciddi ekonomik hadisesidir. Bu demektir ki, dünya bu yılın ocak ayından itibaren 60 yada 80 senenin en ciddi hadisesi olarak görüyor.
Soru: Tamam bunlar söyleniyor da, Türkiye açısından baktığımızda rakamlar ne diyor? Önemli olan göstergeler.
Kesici: Söyleyeceğim. Bunlar ciddi insanlar. Bunlar durup dururken bu lafı edemezler, etmezler. Neden böyle diyorlar sorusuna çok ciddi kafa yormamız lazım. Bu hallerden sonra bizim Hükümetin Maliye Bakanı, 21 Şubat 2008’de bir basın toplantısı yaptı. Muhtemelen Başbakan’ı da ikna edenler bunlardır. Söylediği söz şudur: Bu hal ABD’de olmuş olan bir haldir. 30 milyar dolar civarında taksitli ev satışlarından kaynaklanan bir şeydir. ABD’ye ait bir haldir. ABD ekonomisi bir büyük ekonomidir. Bu 30-40 milyar dolarlık sıkıntı, ABD’nin içinde çok rahat bir şekilde halledilecektir. O yüzden Türkiye’deki herkes müsterih olsun. Bize hiçbir etkisi dokunmayacaktır.
Soru: O arada “Bizim TOKİ’miz var, biz etkilenmeyiz” türünden de açıklamalar da yapılmıştı.
Kesici: Durum bu., 21 Şubat. Ben çok yakından bakıyorum.Sonra tahmin ediyorum, Türkiye’yi yeteri kadar ikna edemediklerine kani olmuşlar ki, bu sefer üçlü bir basın toplantısı yaptılar. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, Maliye Bakanı ve Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı yan yana dizildiler. Ben de televizyonda bu hali gördüm. Dedim ki “Herhalde çok ciddi bir hal var”, dünyayı doğru kavradıklarını düşündüm. Tarih 12 Mart 2008’di. Artık ciddiyetinin farkına vardılar, herhalde buna göre bir program açıklıyorlar, dedim. Pür dikkat televizyonun başında takip ediyorum. Bu üçlü de Maliye Bakanı’nın 20 gün önceki aynı kelimelerini tekrar etti. O zaman ben “Vay yandık” dedim. Daha önce belirttiğim makalelerden itibaren, onlar çapında olmasa bile onlara yakın dünyada yüzlerce, binlerde insan periyodiklerde, dergilerde, mecmualarda, gazetelerde, televizyonlarda daha da emniyetli bir şekilde, bu ekonomik hadisenin çok büyük bir kriz olduğunu, bu krizin sadece mortgage kaynaklı olmadığını belirttiler. Şimdi krizin sebeplerini sayalım: Birincisi mortgage. İkincisi, türev finansal enstrümanlar. Bu türev finansal enstrüman kibar bir laf, ama o kadar çeşitli kompleks birbirinin içine geçmiş kredilendirme usulleri diyelim biz ona. Bunların hiç birisi Türkiye’de yok. Şimdi buradan yeni bir laf da söylemiş olalım, Türkiye henüz dünyadaki krizin hiçbir şekilde etkisine girmedi. Sebebi, dünyadaki kriz henüz Türkiye’ye yansımadı, sonuçları yansıyacak ama…
Soru: Ne zaman?
Kesici: Geliyorum ona. Çünkü mortgage, Türkiye’de hiç yok, sıfır. Mortgage ile ilgili olan bölümü sıfır. İki, bu kibar adıyla türev finansal enstrümanlar denilen şey, şimdi adına toksik (zehirli) kağıtlar diyorlar, bunlar da Türkiye’de sıfıra yakın bir halde. O yüzden dünyadaki hal henüz Türkiye’ye yansımadı, ama dünyadaki hal bu içinde bulunduğumuz günlerden itibaren, gittikçe artan derecelerde olmak üzere olağanüstü etkilemeye başlayacak. En ciddi etkileyeceği dönem 2009’un tamamıdır. Özellikle de 2009’un ikinci yarısıdır. Tam öldürücü darbeler, 2009’un ortalarında gelecektir.
Soru: Peki ne yapmak lazım bu darbelerden kurtulmak için? Sizin tedbir önerileriniz var mı?
Kesici: Söyleyelim, geliyorum oraya. Şimdi bütün bunlar şunu gösteriyor, Maliye Bakanı, bu dünyadaki hali bundan üç ay öncesi itibariyle bile algılayamamış. Ekonomi yönetimindeki bütün bakanlar, üçlü olarak da algılayamamışlar. O zaman bir de belki Başbakan algılamıştır diye bakalım. Bu süreç içinde Sayın Başbakan’ın kullandığı tabirler şöyle: IMF ile anlaş diyenlere, “ümüğümü sıktırmam.” IMF, ümük sıkan bir organizasyon falan değildir. IMF, bir kreditasyon kuruluşudur, o yüzden böyle de çok vahim bir sonucu olmaz, IMF ile anlaşmaya doğru gidilmesinin. Bu da yanlış bir yaklaşımdır. IMF’yi ümük sıkan bir organizasyon görürsen yanlıştır. Başka, “İş dünyası zuladaki paralarını çıkarsın” falan dedi. Öyle zulada kimsenin parasının olmadığı çok açıktır. Çünkü, bu özel sektörün 190 milyar dolar borcu var. Yani 2003 yılının başında… Bunlar Başbakan’ın ayak üstü söylediği şeyler. 30 Kasım’da, bundan 30 gün önce Kızılcahamam toplantısı ve Ulusa Sesleniş yaptı. Her ikisi de metinden yaptığı konuşmadır. Hadi irticalen konuştu, boş bulundu falan diyebiliriz. Bunlarda metin var. Uzmanları hazırlamış, 40 kere gözden geçirilmiş olması lazımdı. Kendisinin de 40 kere gözden geçirmiş olması lazımdı. Burada söylediği tespit şu: Dünyadaki hal ekonomik krizdir, ama en yüksek noktasındadır, şu andan itibaren aşağıya doğru inmeye başlamıştır. O yüzden merak edilecek bir şey yoktur. Şimdi Emin Bey bütün bu süreci değerlendirdiğimiz zaman ne çıkar ortaya? Bizimkilerin dünyada olup bitenden beş kuruşluk bir haberleri yoktur, bir. İki, Türk ekonomisi için ara ara söylüyorlar, “Çok ciddi bir ekonomik yapımız var. Dünyadaki hal velev ki kriz olsa bile, bizim o kadar güzel bir ekonomik halimiz var ki, bizi hiçbir şey olmayacaktır. Böyle elini dokundu, geçmiş olacaktır” diyorlar. Halbuki Türk ekonomisinin içinde bulunduğu hal şudur: Bunu bütçenin kapanış konuşmasında da söyledim.
Soru: Bize rakamları verir misiniz? Rakamlar ne? Rakamlar ne diyor, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak?
Kesici: Söyleyeyim, rakamları da söyleyeyim. Burada iki gün önce bize dağıttıkları 2008 yılı yıllık ekonomik rapor, Maliye Bakanı’nın bütçe konuşmasının ekinde verdikleri rapora bakarsak, onun 89. sayfasıdır. Neredeyse bütününü ezberlediğim için söylüyorum. 89. sayfasında kamunun borcu veriliyor.2003 yılının başında kamunun borcu 91 milyar dolar iç, 56 milyar dolar dış olmak üzere 147 küsur milyar dolarmış. Az, çok, iyi, kötü bilmeyiz yani. Bunun ulaştığı rakam dış borç 70 milyar dolara çıkmış, iç borç 218 milyar dolara çıkmış. İkisinin toplamı 288 milyar dolar. Öbürünü topla 148. Yani küsuratları atarsak 50 milyar dolar, olmuş 300 milyar dolar. Bu, çok tehlikeli bir hal demektir. Dünya ile nasıl birleştireceğiz onu? Dünyada siz bu borcu döndürmek için kredi aradığınızda kredi bolluğu var ise buluyorsunuz, faizi yüksek de olsa. Ama, dünyadaki ekonomik hal bir finansal kriz mahiyeti taşıyorsa, o zaman bunu bulamayacaksınız demektir, bir. Daha vahimi Türk özel sektörünün borcudur. Özel sektör demek finans ve sanayi sektörü demektir. 2003 yılının başında bunların borcu 44 milyar dolardı. Şu andaki dış borçları 191 milyar dolardır. Olağanüstü yüksektir. Yani, kamunun borcu iki katı artmış, özel sektörün borcu da dört buçuk kat artmıştır. Bunun tamamı dış borç ve yüksek faizlerle döndürülebilir. Bunun 50 milyarlık bölümü de vadesi bir yıl ve altındaki kısa vadeli borç. Bir üçüncü borç hali ailelerin, yani insanların borcu. Ben o işi ekonomideki canlanma ve daralma ile irtibatlandıracağım. Ailelerin 2003 yılı başındaki borcu TL cinsinden 6 kusur milyar lira idi. O zamanki kur 1,680’di. Dolara çevirdiğiniz zaman bu rakam 4 milyar dolardı. Şu ardaki rakam 80 milyar dolardır. 20 kat artmıştır. Şimdi toplayalım. Borçlar katlanmış. Şimdi böyle olunca olağanüstü kırılgan, olağanüstü yaralanmaya hazır borçlu bir Türk ekonomisi resmi ortada duruyor. Dünyadaki hali doğru algılamadığınız zaman bu kırılganlığın ne kadar vahim sonuçlara götüreceğini de algılayamamış oluyorsunuz. Bu çok vahşi bir şey, çok kötü bir şey. Bundan bir süre önce Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Kurulu toplantısına katıldı. Aynı gün, aynı şehir İstanbul, aynı saatler ve aynı saniyelerde de Sayın Erdoğan Başbakan, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu toplantısındaydı. Aynı anda her ikisinin söylediği laflar birbirinin zıttıdır. Abdullah Gül, “Evet, ortada bir kriz vardır, herkes müşterek çalışma içinde olmaya özen göstermelidir” yani Hükümet ve iş dünyası birlikte çalışmaya özen göstermelidir anlamında laflar söyledi. Bu bölümü doğru. Ama çok basit ve hafif olan devamı var. “Merak etmeyin, biz bu krizlerin üstesinden geliriz, çünkü çok genç bir nüfusumuz ve engin bir çalışma iklimimiz var” gibi laflar gediyor. Bunlar demek ki George Soros’un 1929’dan bu yana dünyanın en büyük ekonomik hadisesidir dediği şeyi nüfusumuzun çokluğu ve engin bir çalışma iklimimizin olması ile aşacaklarmış! Şimdi bu çocukları bile güldürebilecek olan bir şeydir. Kaldı ki, bu genç nüfus demek, Türkiye’nin normal işsizlik oranı yüzde 10, gençlerdeki işsizlik oranı yüzde 24. Eğitimli gençlerdeki işsizlik oranı ise yüzde 34. Yani lise ve üniversite bitirmiş gençlerin yüzde 34’ü işsiz. Zaten beceremedikleri ekonomik hal onlara bunu getirmiş. Gelen ekonomik hal de neredeyse yüzde 60’ı bile işsiz hale getirebilecek bir durumdur. Cumhurbaşkanı seviyesindeki bir insanın, ki 1991 yılından bu yana Parlamento’da… 5 dönem üst üste milletvekilliği yapmış. 6 ay civanında Başbakanlık yapmış. 5 sene dışişleri bakanlığı yapmış. 1,5 senedir de Cumhurbaşkanlığı yapmış bir insanın, dünyadaki bu büyük hale karşı çözüm olarak önerdiği, “korkmayın” dediği şey bu. Bir yanda bu var. Öbür yanda da Başbakan DEİK toplantısında yine demin söylediğim doğrultudaki ekonomik analizlerine devam ediyor. Bu aynı zamanda şunu gösterir: Türkiye’nin ilk 5 büyük postu, Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Ekonomik İşlerden Sorumlu Başbakan Yardımcısı, Maliye Bakanı, Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, ne dünyadaki, ne de Türkiye’deki ekonomik hali, ne biliyorlar, ne algılıyorlar, ne de herhangi bir ciddi tedbire zihin olarak da eylem olarak da teşebbüs etmemişler. Bu iş Türkiye’yi batırır.
Soru: Yani karşı karşıya kaldığımız sorun çok ciddi…
Kesici: Elbette. Bu iş ciddidir. Dünyadaki iş bu kadar ciddi, Türk ekonomisi de bu kadar kırılgan olacak. Ben onu geçen seneki bütçede de söyledim. Sadece muhalefet yapmak için söylüyor falan da değilim. IMF’nin bizim hükümetimize 16 Kasım 2007 yılında verdiği 158 sayfalık bir ekonomik rapor var, Türk ekonomisi ile ilgili. Orada Türk ekonomisinin dünyada en kırılgan –kibar bir dille- olduğunu söylüyorlar. Dünyada henüz daha kriz falan yokken. Bizim hükümetimiz, Sayın Başbakan ve öbür yetkililer neticede bunu getirip şuna bağlamak isteyecekler: Yahu kardeşim bizim ekonomimiz çok iyiydi, çok güzeldi. Ne yapalım ki dünyada böyle bir badire çıktı. Neticede bizi de vurdu.
Soru: Tehlike yok türünden söylemler de bu taktiğin bir icabı mı?
Kesici: Onu yapmaya çalışıyorlar. Burada da söylemeye çalışıyoruz ki, IMF’nin bizim hükümete verdiği resmi rapor, ta geçen sene… Orada “Dünyanın en kırılgan ülkesisiniz, aklınızı başınıza alın” diyorlar. Şimdi bu Türkiye’yi gelir çok kötü vurur. Bütçe diye -kötü bir tabir kullanmak daha doğru, ama o da bize yakışmıyor- dağıttıkları verilerde 2008 yılı için büyüme hızı yüzde 4 gösteriliyor. 2009 için de yüzde 4 gösteriyorlar. Aynı zamanda 2009 için devlet gelirlerinin yüzde 15 artacağını, ihracatın 15 ile 20 milyar dolar artacağını, ithalatın ayrıca 20 milyar dolar civarında artacağını söylüyorlar. Bunların bir kısmı veri, bir kısmı hedef olarak konuluyor. Bunların tamamı gülünç rakamlardır. Bunlar bize bir hafta önce dağıttıkları kitapta yazılı, Aynı hükümetin bir de Dış Ticaret Bakanı var. O da diyor ki, önümüzdeki sene ihracatımız 20-30 milyar dolar daralır, ithalatımız 30-40 milyar dolar daralır. Bunlar da 15-20 milyar dolar atar diyor. Bu ne demek? Her gün yan yana oturan iki tane bakanın ithalat-ihracat tahmini arasında 50 milyar dolar fark var. Yahu zaten bunun tamamı 120 milyar dolar, fark 50 milyar dolar olursa, görüşlerin arasında yüzde 50 oynama var demektir. Bu sahipsizliktir, ekonomi yönetiminin sahibi yoktur. Bana sorarsan Türkiye yönetiminin sahibi yoktur, ama baktığımız boyutta ekonomi yönetiminin sahibi yoktur. Normal olarak ekonomi yönetiminin sahibi Başbakan olmalıdır; yok. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olmalıdır; belli ki yok, görülmüyor. Maliye Bakanı; bütün öngörüleri yanlış. Hazine Bakanı, vırt zırt her münasebetle konuşan bir bakandı; şimdi hiç görünmüyor. Bu çok yanlıştır. buradan bir şey söyleyeyim, bir kere ekonominin sahibi olmalıdır. Başbakan eğer bu sahipliği yapamıyor ise, “Benim başka işlerim de var, bütün mesaimi buna veremem” diyorsa, tam yetkili ekonomik işlerden sorumlu bir insan olmalıdır. Dünya ekonomik kuruluşlarının huzuruna o çıkmalıdır. Türkiye’deki bütün ekonomik aktörlerin huzuruna o çıkmalıdır. Milleti ve basın kuruluşlarını ekonomi ile ilgili alınması gerekenlerle ilgili olarak adım atıldığına o ikna etmelidir. Bu tür hallerde ülkeleri bekleyen iki vahim şey vardır. Biri panik, diğeri güvensizliktir. Daha doğrusu önce güvensizlik, sonra panik. Henüz panik noktasına gelmiş değiliz. Benim gördüğüm hal şimdi bir endişe seviyesindedir. Bir müddet sonra bu, korku seviyesine gelir. Daha sonra da panik seviyesine çıkar. Halbuki hükümetlerin görevi, meseleyi endişe sevisindeyken kontrol altına almak ve onu endişe edilmez hale getirmek olmalıdır.
Soru: Sizin söylediklerinizden, içinde bulunduğumuz durumun paniğe doğru gittiği anlamını mı çıkarmalıyız?
Kesici: Bu iş katiyen bu halde duramaz. Paniğe doğru gidiyor. En vahim şeydir. Peki ne yapsınlar? Ben şimdi bir, iki,üç, dört diye tadat ederim. Türkçe’de de güzel laflar var, “Hemşerim sen hariçten gazel okuyorsun” derler. Açıkta kalırım. “Kelin merhemi olsa başına sürer” derler, bir de saçımız dökük, hepten güçlükte kalırız. O yüzden, eğer Hükümet “Arkadaş, bana Türkiye’de akıl da lazım, söyleyecek sözü olan insanlar lütfen söylesinler” diyor ise, o zaman biz bunun icaplarını yapmaya hazırız.
Soru: Sanıyorum siz Hükümette bir mücadele azminin olmadığını düşünüyorsunuz…
Kesici: Ama önce oradan bir şey görmemiz lazım. Yoksa, suyun üzerine yazı yazmış oluruz. Tahkir de ederler. Çünkü, dilleri de karşılıklı tartışma anında zarafetten yoksundur. Buradan en birinci söylememiz icap eden şey, dünyadaki hal çok ciddidir. Dünyada bunlar hiç olmasaydı da Türkiye’deki hal çok ciddiydi, zaten. Bu iki ciddiyet henüz birleşmedi; bu iki hal buluştuğu zaman Türkiye’yi çok ciddi sıkıntılar bekliyor.
Soru: Biraz da siyasetten bahsedersek, sizin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığınızdan söz ediliyor. Sizin böyle bir talebiniz var mı?
Kesici: İstanbul, Türkiye’nin en büyük merkezidir. Hem ekonomik bakımdan, hem de nüfus itibariyle büyük bir merkezdir. Biz İstanbul Büyükşehir Belediyle Başkan adaylığını, bundan tam 15 sene önce düşündük. Yüzde 1,5’luk bir oranla Recep Tayyip Erdoğan Bey’e karşı kaybettik. O andan itibaren artık o konu benim için bitmiş bir meseledir.
Soru: Konuya CHP açısından, parti olarak bakarsak, bu seçimde nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Çıkacak sonuçları nasıl okumalıyız?
Kesici: Her seçim bir şey gösterir. Hükümeti kuvvetlendirmiş veya zayıflatmış olur. Sadece yerel seçimlerde şöyle bir hal var: İktidarda olan siyasi partinin, genel seçime çok zaman varsa 7 ile 10 puan lehine çalışıyor, yerel seçimler. 2003 yılında yapılan seçimde, Ak Parti yüzde 34 oy aldı. Bir sene sonra 2004 martında yapılmış olan seçimlerde, bu 34 oldu 45. Yani 11 puan arttı. Şimdiki genel seçim oyu yüzde 47. Normali, buna 10-11 puan koyarsan 57-58. Hatırlarsan, 3-5 ay önce, yani kapatılma davası varken, yüzde 60 oy alacaklarını söylüyorlardı. Anlaşılabilir bir şeydir. Genel seçimde aldıkları oyun 10 puan üzeri olursa 57-60. Şimdi, bununla mukayese etmek lazımdır, alınacak olan oyları. Benim kanaatim, yüzde 40’lara doğru inecekler. O zaman bunu ben 47’den 40’a inmiş saymam. 55’lerden 40’a inmiş diye sayarım. Hem iktidarda bulunacaksınız, 340 milletvekiliniz olacak, genel seçimlere daha üç sene bulunacak, yerel seçimlerde de oyunuzda olumsuz bir hareketlenme olacak. Şimdiden çok erken, ama şundan eminim ben, eğer tesadüfen yerel seçimlerin 5 yıllık süresi martın sonunda değil de diyelim ki temmuz yada ağustosta dolmuş olsaydı, Türk ekonomisinde yaşayacağımız hal, Türkiye’nin bütün belediye başkanlıklarını bile kaybettirebilirdi, Ak Parti’ye.